İnsanlık tarihi, kavramların içini boşaltıp onları kendi çıkarlarına göre bükme konusunda güzel bir sicile sahiptir. Bu sicil en kanlı, en adaletsiz ve en karanlık sayfası ise hiç şüphesiz "namus" kavramı üzerine yazılmıştır. Bugün gelinen noktada bir kadının canını almak, onun hayatını karartmak o kadar kolaylaşmıştır ki cinayetler önce bir "intihar" süsüyle örtülmeye çalışılır, gerçekler gün yüzüne çıkmaya zorlandığında ise hemen o bildik, kirli kalkan kuşanılır"Namussuzdu."
Peki, sormak gerekir: Sahi, bir insanı harcamak bu kadar kolay mıdır?
Namus sadece kadına mı mal ediliyor
Toplumsal hislerinin en büyük yanılgısı, namus kavramını yalnızca kadına ve belden aşağı indirgemesidir. Erkek egemenin ahlak anlayışı, erkeğin yaptığı her türlü ahlaki yozlaşmayı, sadakatsizliği ve kötülüğü görmezden gelirken; kadını adeta bir günah keçisi ilan eder. Erkek her türlü çizgiyi aşmakta özgür kılınır, kadın ise en ufak bir şüphede şeytanlaştırılır.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün: Bugüne kadar "namus" gerekçesiyle infaz edilen, sokak ortasında canı alınan bir erkek duydunuz mu? Ortada iki kişilik günah ya da bir hata varsa, faturanın neden her zaman sadece kadına kesildiğini hiç sorguladınız mı? Bu, adaletin değil, toplumsal bir ikiyüzlülüğün belirtisidir. Eğer ortada bir ahlak sorunundan bahsedilecekse, bu cinsiyetle değil, tamamen kişilikle ilgilidir.
Ezberleri bozarak, kendi muhakememizin hakimi olmak zorundayız. Gerçek namus bir detaydan ibaret değildir. Namus; vicdandır, dürüstlüktür, sözünde durabilme erdemidir. Eğer namus kavramını yeniden tanımlayacaksak, şu gerçekleri yüksek sesle haykırmak gerekir:
Bir insanın temiz duygularıyla oynamak, umutlarını boş vaatlerle kandırmak namussuzluktur.
Kendisine güvenen sevdiğine ihanet etmek namussuzluktur.
Zor zamanlarda sevdiğini yarı yolda bırakıp kaçmak namussuzluktur.
İki kişinin ortak olduğu bir sorumluluğu ya da günahı sadece kadına mal edip, işi bittiğinde onu "şeytan" ilan etmek, deli diye damgalamak ise en büyük namussuzluktur.
Kadını önce kandırıp sonra sırtını dönen, köşeye sıkıştığında ise onu iffetsizlikle suçlayarak hedef gösteren zihniyet, bu dünyadaki adaletsiz hukuk sisteminden ya da toplumsal baskıların gölgesinden sıyrılmayı başarabilir. Dünyevi mahkemelerde davalar örtbas edilebilir, katiller ve duyguların katili elini kolunu sallayarak gezebilir.
Ancak unutulmamalıdır ki bu filmin bir de yarını toprağın altı vardır.
Kendini haklı sananlar, kadının hakkının, döktüğü gözyaşının ve elinden alınan hayatının hesabının sorulmayacağını mı zannediyor? İlahi adalete, o en büyük mahkemeye Mahkeme-i Kübra’ya inanıp da kadını fütursuzca harcayanların çelişkisi, kendi inançlarına ihanettir. Orada ne toplumsal baskılar, ne erkek egemen bahaneler ne de sahte gözyaşları fayda edecek.
Kadın, ne birilerinin namus bekçiliği yapacağı bir mülktür ne de erkeklerin günahlarını temize çekeceği bir kurban. Namus kavramı iki bacak arasından çıkarılıp; kalbe, vicdana, dürüstlüğe ve insan olabilme onuruna iade edilmelidir. Aksi takdirde, kadını suçlayarak kendi kirini örtmeye çalışan bu dünya, kendi yarattığı ikiyüzlülüğün karanlıklarında boğulmaya mahkum mahkum kalacaktır,vesselam